top of page

Sürdürülebilirliğin Gerçek Turnusolü: Samimiyet

  • firatakkemik
  • 18 saat önce
  • 3 dakikada okunur

Coorporate dergisi yazımdan...

 

Samimiyet benim öncelikli değerimden biri. Samimi hissetmediğim ne ortamda, ne de insanda kalabiliyorum. Ne mutlu ki, seçim yapmakta çok daha kararlı ve özgür hissettiğim bir dönemdeyim. Sürdürülebilirlik konusunu, tam da bu nedenle samimiyet merkezli ele almak istedim. Buyurun başlayalım.

 

Sürdürülebilirlik son yıllarda yalnızca çevresel bir mesele olmaktan çıkıp kurumların, toplumların ve bireylerin geleceğe dair sorumluluğunu tanımlayan geniş bir çerçeveye dönüştü. Gençlerin bu konudaki hassasiyeti ve beklentisi yüksek olunca, şirketler en iyi yetenekleri çekmek için sürdürülebilirlik başlığı altında projeler yapmayı daha çok önemsedi.  Bugün artık pek çok şirket, strateji sunumuna sürdürülebilirlikle başlıyor. Markalar “yeşil dönüşüm” ve “pozitif etki” sözcüklerini neredeyse standart bir dil hâline getirmiş durumda. İnsana yakışır iş ve iş yeri kısmı ise halen biraz geride. Kavramın bu kadar yaygınlaşması iyi gibi görünse de beraberinde önemli bir soru getiriyor: Bu söylemlerin ne kadarı gerçekten samimi?

 

Müşterilerin, tedarikçilerin veya müşteriler tarafından tercih edilme önceliğinin yanı sıra finansal kaynaklara ulaşımda da sürdürülebilirlik şartları bir parametre olunca, bu konu herkesin dilinde oluyor. Ancak tam da bu noktada bir ayrım doğuyor: Sürdürülebilirlik, uzun vadeli bir dönüşüm mü, yoksa iyi görünmek için kullanılan bir etiket mi?




Söylem–Eylem Bütünlüğü

 

Tek bir cümle ile özü sözü bir olmak! Gerçek sürdürülebilirlik, bir kurumun ne söylediğinden çok ne yaptığıyla ölçülür. Geri dönüşüm kampanyaları yürütüp kendi operasyonunda tek kullanımlık plastiği azaltmayan, karbon nötr hedefi açıklayıp çalışanlarına toplu taşıma teşviki sunmayan, çeşitlilikten söz edip yönetim kadrosunda tek tip bir profil barındıran kurumların, sürdürülebilirlik iddiası samimi olmuyor. Tutarlılık için davranışlar sözlerin gerisinde kalmamalı.

 

Aynayı Kendine Tutma Cesareti

 

Sürdürülebilirlik aslında bir cesaret testidir. “Neleri iyi yapıyoruz?” sorusu elbette önemli ancak “Nerede zorlanıyoruz, nerede eksik kalıyoruz?” sorularıyla değişim başlıyor.


Sürdürülebilirlik, kusursuz görünme çabasını değil, gelişmeye açıklığı ödüllendirme alanı sunuyor.

 

Hatalarını kabul eden, zayıf yönlerini şeffafça paylaşan, sürdürülebilirlik hedeflerini ölçülebilir adımlara dönüştüren kurumlar, hepimize çok daha gerçek ve samimi geliyor.

 

Kısa Vadeli PR mı, Uzun Vadeli Taahhüt mü?

 

Bir başka turnusol, yapılan işlerin zaman ufkudur. Yıllık iletişim kampanyaları ile “yeşil” görünmek mümkün; zor olan ise uzun vadeli yatırım yapabilmek, çok yönlü ve bütüncül bir anlayış geliştirebilmek. Emisyon azaltımı için kaynak ayırmak, süreçleri yeniden tasarlamak, tedarik zincirindeki her halkayı dönüştürmek kolay değildir.


Samimi kurumların sürdürülebilirlik stratejisi çeyrek dönemlik raporlarla değil, gelecek nesillerle ölçülür. Samimiyetsiz olanlarda ise sürdürülebilirlik, modası geçen bir PR etiketi olarak kalır.

 

İnsanı Merkeze Koymak

 

Sürdürülebilirlik çoğu zaman çevresel verilerle anlatılır; oysa kavramın merkezinde insan var. Bir kurumun sürdürülebilirlik anlayışı, çalışanlarına gösterdiği özenle doğrudan ilişkilidir. İş-yaşam dengesi, güvenli çalışma ortamı, psikolojik güvenlik, fırsat eşitliği ve insana saygı, sürdürülebilirliğin en güçlü göstergelerindendir.

Eğer çalışanlar mutsuzsa, yöneticiler güç mesafesini azaltmıyorsa, insanlar kurumlarının geleceğine inanmıyorsa o kurumun sürdürülebilirlik söylemi gerçeklikten kopar.

Doğa yalana tahammül etmez, boşluk da sevmez; insanlar da uzun vadede neyin doğru neyin yanlış olduğunu keşfedecek kadar düşünebilirler.

 

Değerlerin Kriz Anlarında Testi

 

Kurumların sürdürülebilirlik konusundaki samimiyeti özellikle kriz zamanlarında daha görünür bir hâle gelir. Ekonomik sıkışıklık yaşandığında çevresel yatırımları ilk kesen, çalışan sağlığını geri plana atan kurumların sürdürülebilirlik söylemi kırılgandır. Samimi olanlar ise kötü günlerde bile değerlerine sadık kalanlar ve o değerleri yaşatabilenlerdir. Sürdürülebilirlik, “iyi günde iletişim” konusu değil, kötü günde karakter testidir.

 

Bir Vicdan Kararı

 

Bir kavramın en büyük riski, içinin boşalmasıdır. Herkes aynı kelimeleri kullanınca sürdürülebilirlik neredeyse bir zorunlu cümle hâline geliyor. Samimiyeti paydaşlarına geçirenler ise davranışlarıyla onu yaşatan kişi ve organizasyonlar oluyor.  

Samimiyetin turnusolüne üç ölçütte bakıyorum: tutarlılık, kendine ayna tutma cesareti ve uzun vadeli bağlılık.

 

Sürdürülebilirlik bence önce insanın kendisiyle, sonra doğayla ve gelecekle yaptığı bir dürüstlük anlaşması.

 Bu anlaşmaya gerçekten uyanlar geleceği şekillendirir; uymayanlar ise yalnızca bugünü. Bugün dünyanın ihtiyacı, geleceği düşünebilenlerin ve bütüne bakabilenlerin çoğalmasıdır.

Kurumlarda, ilkeleri yaşatmak üst yönetimin kararlılığı ile mi, çalışanların içselleştirmesi ile mi mümkün? Bağlar nerede kopuyor ya da nasıl güçleniyor?

Bu ve bunun gibi soruları sormak ve kendimize ayna tutmak zorundayız. Çünkü sürdürülebilirlik anlayışını kültürünüzün bir parçası yapmak, nasıl yaşatırız diye kafa yormak, sadece bugünü değil geleceğimizi garanti altına alacak. 

Kurumların liderlerinin de bireyler olduğundan hareketle, “bireyler dönüşürse kurumlar, kurumlar dönüşürse toplum dönüşür” diyebiliriz. Öyle değil mi?

 
 
 

Yorumlar


© 2021 by Firat Akkemik

bottom of page